Terbiye, toplumsal hayatın olmazsa olmazlarındandır. Gerekli terbiyeyi
alan bireylerden oluşan toplumların huzurlu, güvenli ve mutlu olmaları hiç de
zor değildir. Aksi durumlarda ise o toplumda anarşi, kavga ve dövüş eksik
olmaz, toplum ve fertler bir türlü huzur bulamazlar.
Hayvanların ve bazı eşyanın bir bakıma terbiyecisi insan olduğu gibi
insanın da bir terbiyecisinin olması gerekir. Ki, insanı en iyi bir şekilde
terbiye edebilecek olan varlık, onu yaratan Rabbisinden başkası olamaz. Çünkü
Allah (C.C.), yarattığı insanın bütün özelliklerini en ince teferruatına kadar
bilmektedir. Öyle ise verimli, faydalı ve gerçek manada bir fert ve toplum
terbiyesi için müracaat edilmesi gereken ilk ve yegâne kaynak, İlâhi
kaynakların başında yer alan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir.
Kur’an-ı Kerim’in insanlığa gönderilmesinin hikmeti,
insanın İlâhi terbiyeye ihtiyacından olup, baştan sonuna kadar İlâhi terbiyeyi
içermektedir. Fert ya da toplum olarak yaşayan insanlar bu İlâhi terbiyeye
muhtaçtırlar. İnsanlar, Allah’ın koyduğu ölçüler dairesinde İlâhi terbiyeye
bağlı kaldıkları müddetçe huzur ve emniyet içinde yaşarlar. Bu terbiyenin
dışına çıktıkları takdirde huzursuz olurlar. Onun içindir ki, Allah (C.C.)
terbiyenin yolunu ve hedefini Kura’n-ı Kerim’inde talim buyurdular. Kur’an-ı
Kerim’in hemen başında bulunan Fatiha Suresi’nin ilk ayeti bu İlâhi terbiyeden
bahisle, “Elhamdü lillahi Rabbil’alemin,” diyerek; Allah’ın (C.C.), Âlemlerin
Rabbi yani terbiyecisi olduğunu bildirir. Sadece insanın değil her türlü yaratığın
terbiyesini verenin Allah (C.C.) olduğu vurgulanır. Şuursuz olarak bilinen
yaratıklar kendilerine mahsus kılınan terbiyenin dışına çıkamazlar. Örneğin:
Taş, taşlığını yapar, toprak topraklığını yapar, demir demirliğini yapar.
Hayvanlar ve bitkiler de böyledir. Bunları işleyerek sanatta maharet gösteren
kimse, kullandığı bu malzemelerin kabiliyetini yaratmıyor; Allah’ın o maddelere
verdiği kabiliyetleri değerlendirerek, malzemenin istidadını ortaya çıkarmış
oluyor. Böylece Allah’ın kendisine verdiği akıl ve kabiliyeti yanında o
malzemenin de hususiyetini izhar (meydana çıkarmak) etmiş oluyor. Bunu halka
hizmet yönünde değerlendirdiğinde bu kişinin bu işi ibadet sayılır ve Allah (C.C.)
katında sevaba müstahak olur. Bunun aksi
ise, sonucu itibariyle nankörlük olur. Bu açıklamadan sonra konuya girecek
olursak:
Toplumun kaynaştırıcı harcı mahiyetindeki sevgi ve
adalet konusunda: Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyururlar: “Sevdiğinizi belirli
bir ölçü içerisinde sevin; ola ki, bir gün bozuşursunuz da yaptığınız aşırı
davranıştan pişman olursunuz. Kızdığınız kimseye karşı da ölçülü olunuz,
kızgınlıkta aşırı giderseniz ola ki bir gün dostunuz olursa yaptığınız bu
davranışınızdan pişman olursunuz.” Ayrıca, insanın kurtuluşuna vesile olacak
şeylerden haber verirken: “Sevdiğine ve düşmanına karşı eşit adalette
bulunmak,” demişlerdir. Nisa Suresi’nin 112. Ayetinde ise Yüce Rabbimiz: “Ey
İman edenler, adalet ölçüleri içinde Allah için şahitler olun! Velev ki, bu
şahitliğiniz kendi aleyhinize ya da ana-babanızın aleyhine ya da akrabalarınız
aleyhine veya lehine şahit olacağınız kimsenin (zengin veya fakir de olsa),
kuvvetin tesiri altında kalacaksanız üstünüzde Allah var. Fakire acıyacaksanız,
Allah’ın ona olan merhameti daha büyüktür. Hava-i arzunuza uymayın, adaletten
ayrılmayın. Eğer şahitliği terk eder ya da yanlış yaparsanız Allah
yaptıklarınızdan haberdardır,” buyurmak suretiyle İlâhi terbiyenin referansını
vermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de şu Ayet-i Kerime’ye de bilhassa dikkat
çekmek isterim. “Kur’an-ı hiç düşünmezler mi? Eğer O, Allah’tan başka bir
yerden gelmiş olsaydı orada birbirini tutmayan birçok ihtilaflar bulabilirlerdi. Kendilerine emniyetten ya da korkudan bir
haber ulaştığı zaman onu abartılı olarak yaygınlaştırırlar, eğer onu Allah Resulüne
ve kendi içlerinde bulunan ilim erbabına havale etselerdi o haberin içeriğini
idrak eder, içerdiği anlamı çıkarırlardı. Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti
üzerinizde olmamış olsaydı pek azınız müstesna Şeytana tabi olurdunuz, (Nisa:
82-83).”
Ayet-i Kerime, Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş
olduğunu, O’nda uyumsuzluk bulunmadığını, O’nun üzerinde düşünülmesi gerektiğini
bildiriyor ve bir takım insanların hallerinden haber veriyor. Bu insanlar,
Kur’an’ın nazil olduğu zaman yaşamış insanlar olabilir. Fakat ayetin hükmü
ebedidir; kıyamete kadar gelecek insanlar için geçerli olan bir durum tespiti
yapmaktadır. Bazı insanlar herhangi bir işle, bir haberle karşılaştıklarında bu
işi ya da bu haberi olduğundan çok abartırlar. Gerek emniyet telkin eden iyi
haber ya da işler, gerekse toplumu endişelendirecek tehlike arzeden bir şeyi esas
boyutundan çıkararak abartılı bir şekilde yaygaralarla ifşa ederler. İşi
mahiyetinden çıkararak her iki tarafın da hissiyatı istikametinde alabildiğine
şişirir ve uçururlar. Allah (C.C.) bu işleri abartılı bir şekilde topluma sunarak
istismar edenlerin yanlış yaptıklarını, bu tutum ve hareketleriyle Şeytana tabi
olduklarını, Şeytanın fitnesinin toplumda yayılmasına zemin hazırladıklarını,
dolayısıyla toplumun fesadına çalışmış olacaklarını haber veriyor. Kaldı ki
insanların ne zaman nasıl davranmaları gerektiğini Allah (C.C.) lütuf ve
keremiyle, merhametiyle talim buyurmuşlardır. Zorluklardan, sıkıntılardan nasıl
çıkılacağını bildirmişlerdir. Bu gibi durumlarda hemen yaygara koparmadan içlerinde
bulunan ilim irfan sahibi kimselere bu işleri havale etmelerini, onların da
ayet ve hadislerden edindikleri bilgilerle ve ibretle yaşadıkları tecrübelerle
yol bulup, bir çıkar yol göstermelerini, bunu yapmadıkları takdirde Allah
katında hatalı ve sorumlu olacaklarını bildirmektedir.
Bununla ilgili olarak Allah (C.C.) şöyle buyururlar:
“Ey iman edenler! Eğer size fâsıkın biri bir haber getirirse onu araştırıp mahiyetini
ve aslını öğrenmeden gelen haberin gereğini yapmaya kalkışmayın, harekete geçmeyin;
ola ki, cehaletle birilerine zarar verirsiniz de sonradan yanlış yaptığınızı
görerek pişman olursunuz. (Pişman olarak sabahlarsınız) (Hucurat: 6).” Ayette; “Şayet size bir haber gelirse,”
ibaresinde şart edatından olan “in” kullanılmıştır. Zira Müslüman topluluğunda
fâsık haberleri normal olarak revaç bulamaz. Burada istisna-i olarak da olsa böylesi
haberleri incelemeden, aslının ve mahiyetinin araştırılmadan değerlendirilmesinin
doğru olmayacağına işaret edilmiştir.
Böylece toplumsal iletişimde uyulması gereken edep ve
terbiye kurallarını Cenab-ı Allah kullarına bildirmektedir.
Konumuz olan Ayet-i Celilede bir topluluktan haber
veriliyor. O topluluk, kendilerine bir yerden emniyetle ya da korku ve endişe
ile ilgili bir haber geldiği takdirde onun yaygarasını yaparlar. Haber toplumun
lehine ise bu haberden istifade etmek isteyen istismarcılar, bundan sonra o
toplumda hiç mi hiç bir endişe duyulmayacak derecede güven ortamını genişletir
ve ebedileştirirler. Diğer taraftan korku ve endişe tarafını istismar etmek
isteyenler ise bu haberi fazlasıyla abartmak suretiyle o toplumu bundan böyle
ebediyen toparlanamayacağı bir yıkıma mahkûm ederler. Hz. Ali’ye isnat edilen
bir beyitte şöyle denir:
“Bir hayırdan sonra artık bir daha şer gelmez zannetmeyin,
Bir şerri de bir daha silinmez bir damga olarak
görmeyin!”
Kur’an-ı Kerim, muhatabı olan Müslümanları bu gaflet
ve hataya karşı uyararak takip etmeleri gereken yolun orta yol olduğunu
hatırlatıyor. Böyle bir haberle karşı karşıya kaldıkları takdirde, herkesin
hissiyatı istikametinde alabildiğine abartarak haberi yaymak yerine, haberin Resûl’e
ve ilim irfan sahiplerine götürülmek suretiyle uygun ve gerekli olanın
yapılması için Resûlün sünnetine ve ilim sahiplerinin içtihadına havale etmeleri
durumunda kendileri hakkında hayırlı olacak sonuçlar çıkarılacağını, topluma doğru yön ve istikamet verilmesinin
mümkün olacağını bildiriyor. Bu durumda Şeytan, bu doğru yolun açılmasını ve
toplumun dünya ve âhiretle ilgili menfaatlerinin temininden rahatsız olur;
faydalı yolların kapatılması için düzenler kurar, tedbirler alır. Şeytanın bu
faaliyetine işaret olmak üzere ayetin devamında: “Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti
üzerinizde olmamış olsaydı çok azınız müstesna hep Şeytana tabi olurdunuz,” demek
suretiyle Şeytanın şerrinden ve kötülüklerden korunmanın yegâne yolunun da
Allah’ın rahmeti ve koruması sayesinde olduğunu beyan etmektedir.
Görüldüğü üzere bu yaygaracılar hep Şeytanın
askerleridir. Baştan sonuna kadar cihat ve mücadele dini olan İslam’ın
davasında Müslümanların ne kadar ciddi ve azimkâr olmaları gerektiğini Şeytana
uyulmaması hususunda Allah’ın yardımının istenmesi gerektiği de bildiriyor.
Hatta ayetin devamında: “Allah yolunda cihad et, nefsinden başkası için mükellef
değilsin, Müminleri teşvik et,” diyor. Burada toplum liderlerinin sorumluluk
alanının sınırlarını tespit ediyor. Demek ki toplumun başında olup onları
yönetenlerin çok ciddi ve azimli olmaları gerekiyor. “Ne yapayım beni kimse
desteklemedi yalnız kaldım,” demek mazeret değildir. Bu hususu Seyyid Kutup “Fi
zil alil Kur’an” İsimli tefsirinde şöyle açıklıyor: “Bu Ayet-i Kerime’den
şunlar anlaşılmaktadır: Şahsî sorumluluk karşısında
efradın ağır alması, saffın yavaş davranması, yolun yokuşlu olması, ortamın
bozulmuş olması görevini aksatması için bahane sayılmaz. Bu Ayet-i Kerimede o günün
toplumu hakkında bir mesaj olduğu gibi aynı zamanda kıyamete kadar gelecek
Müslüman toplulukları hakkında da bir uyarı vardır. Burada toplum liderlerinin
yılmadan, bunalmadan davasına hizmette ve davette ısrar etmelerinin lüzumunu
görüyoruz. Ayrıca, yukarıda işaret edildiği gibi ortalığı yaygaralarla
doldurup, korkunç manzaralar gösterseler bile endişeye kapılmadan, sarsılmadan,
düşman tarafının kuvvetini Cenab-ı Allah’ın engelleyeceğine güvenerek, yapılan
yaygaraların etkisinde kalmadan direnmek gerektiğini anlıyoruz. Bütün bunları
yaparken Allah ile olan irtibatının sağlam ve itminan (kararlılık) içerisinde
olması yani iman kuvvetinin her an kendisi ile olduğunu mülahaza etmesi
(düşünmesi) ve o kuvveti yanında görmesi gerektiğini görüyoruz. Bu herhangi bir
beşerin fıtrî zafiyetine karşı hissetmesi gereken şeydir,” diyor. (Hülasa olarak 5. cüz. 159)
Toplumsal huzurun tesisi ve temini için İlâhi
terbiyenin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’den istifade edilmesinin ne kadar
isabetli bir yol olduğu bu kısa açıklamalardan da net bir şekilde
anlaşılmaktadır. Bu husus, günümüzdeki bir takım müspet gelişmeler karşısında
menfi yaygaralar koparan felaket tellallarına karşı takınılması gereken azim ve
kararlığın lüzumunu ifade bakımından oldukça düşündürücü olsa gerek.
Rabbim Müslümanlara hakkı hak olarak göstersin hakkın
yanında yer alarak onun yardımcısı olmayı, batılı batıl olarak görüp, batılın
önünün alınması için gayret göstermeyi cümlemize nasip ve müyesser kılsın! Amin.
23 Mart 2010
Selahaddin Kip
KAYSERİ
Bu haber 199 defa okunmuştur.